AÇI VE ACI !

Küçüktük, küçücük… Avaz avaz, bağırış çağırış geldiğimiz şu dünyanın acı tadını anlamayalım diye… Şeker verdiler ağzımıza, rengarenk, çeşit çeşit…

Küçüktük ya… Şu dünyanın acısını perdelemek için… Rengarenk çeşit çeşit oyunlarla, oyuncaklarla avuttular…

Sonra bir gün “yeter artık” dediler… Çekip aldılar elimizden hepsini… Şekerleri, macunları, bayram ayakkabılarını, topları, topaçları… Kaybolup gitti palyaçolar, çizgi filimler, el ele tutuşup gidilen panayırlar… Hani nerede o güzel yüzünün ortasında minik üzüm tanesi gibi burnu olan, sevmeyi beceremediğim sarışın kız Çiğdem ? Hani, başka ne paylamış olabilirim ki, sabah akşam beraber oynadığım en yakın arkadaşım Uğur ? Biri sevgi diğeri ilgi… Yitip gitti hepsi de anılarda…

Acıya dayanmak kadar tatsız, acı kadar avuntusuz değil misin sen dünya ? Ne tatlar kattım sana, ne renkler dokudum yaşamıma… Başarabilmek için kimi zaman baş köşesinde hayatın, kimi de saklanıp kuytuda… Ama oh olsun… Başardıklarım hep “ben”imdi, kaybolanlar hep sana…

Çok sonra anladım ki sevgiden ve ilgiden yaratmış beni, seni de yaratan ! Gerisi sade bir nefes ! Ama öyle böyle “sade” değil… Sadece O… Tertemiz katıksız bir nefes !

Ben, beni yarattığı mayanın aşığıymışım meğer ! Ne verdiyse… Onu aratmış bana içten içe ! Ne kattıysa… Ona meftun etmiş dıştan dışa ! Ne oyunmuş ya hu… Hile yapanların en hayırlısı… Nasıl da oyun yapmış bana !

Hani bir dostun dediği gibi “hangi açıdan değil…hangi acıdan baktığınla ilgilidir bu hayat” ! Öyle ya… Ne ağzına attığın şeker, ne çevirdiğin topaç, ne sahip oldukların, ne tükettiklerin, oyunların, avuntuların… Bir var bir yok olanlara verdiğin açı değil… Tattığın, tanıdığın, hissettiğin acıdır seni insan yapan ! Öyle ya… Her yer açı gibi görünse de… Yusyuvarlak, açısız değil mi şu dünya ? Açısı yok ama acısı çok !

Ah dünya ! Senin acının merhemini buldum… Sevgi ve ilgidir… Acıtan yerine sevgi ve ilgi basmaya geldik… Avunmaya değil… Sevmeye geldik be dünya ! Koşulsuz, çıkarsız, beklentisiz, sonsuz, sınırsız… Öyle sade sevmeye !

Önce insan olmak için… Acını varlığınca hissetmek…

Sonra merhem olmak için doymadan, durmadan, yılmadan sevmek…

Kırkıncı yıl hatırında bir acı kahve gibi…

Hayatı hep “sade” yaşamak gerek !

ERDEN ÜÇÜNCÜOĞLU

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir