ANDIMIZ, TÜRKÇE EZAN, FESLİ KADİR VB…

 

Geçenlerde Beşiktaşlı bir arkadaşımla sohbet ediyoruz “böyle giderse şampiyon olmamız çok zor” dedi. Ben de “çok önemli mi ?” diye sordum, “elbette futbolun başka ne hedefi olabilir ki ?” diye cevapladı. Ona göre her hafta oynanan oyunun öyle ya da böyle mutlak galibiyet getirmesi ve sonuçta kupayı kaldıran tarafın hep kendileri olması gerek ! Oyunun bundan başka hiçbir zevki yok !

Okumaya devam et “ANDIMIZ, TÜRKÇE EZAN, FESLİ KADİR VB…”

 

BİZ BOYLE KOMUTANLARLA VURUŞTUK UŞAĞUM !

 

O vakit babacığım henüz 10 yaşında bile olmadığına göre sene en fazla 1947 – 48 olsa gerek… Yaylada olduklarına göre de muhakkak “ot göçünden” yani Mayıs ayından sonrası.

Gümüşhane’nin güzelim Torul yaylalarından birisi… Babam ve üç dört arkadaşı ellerinde kişi başı üç beş mermi ve bir tüfekle yaylada atış talimi yaparlar. Otuz kırk metre öteye diktikleri bir konserve kutusunu vurmaya çalışırlarken arkalarından bir ses gelir “uşuğum oyle atılmaz” ! Dönüp bakarlar yaşlı bir amca… Tabakasını çıkarıp bir sigara sarar ve gidip konserve kutusunun yanına diker. Ellerindeki tüfeği alıp tek atışta sigarayı vurur. Sonra bunlara tüfeği nasıl tutacaklarını, nasıl nefes alıp nasıl nişan alacaklarını, nasıl atacaklarını öğretir…

Bizimkiler amcaya hayran sorarlar “amca tek mermiyle nasıl vurdun sigarayı, nereden öğrendin bunları” ? Amca gömleğinin düğmelerini açıp yenini sıyırır, mermi izlerinden harita gibi olmuş vücudunu gösterip “ha bunlar Hicaz’dan, bu Çanakkale’den, bunlar da İnönü ve Sakarya’dan…” ! Sonra “torunum” der… “hau tek fişek çok mühimdur, onu boşa atarsan gelur seni boyle vurur” !

Hiçbir şey kolay olmamıştı ! Amca tek atışta vurmayı vurularak öğrenmişti. O anlatır bizimkiler hayran hayran dinlerler…

Sakarya savaşı ! Mustafa Kemal Paşa emir vermiştir, ordular Sakarya’nın doğusuna çekilecektir. Asker bir yandan savaşın yılgınlığını, bir yandan geri çekilmenin moralsizliğini yaşamakta bir yandan da açlık ve susuzlukla baş etmeye çalışmaktadır… “acluğa zati aluşuğuz uşağum ama susuzluk fena” diye devam eder amca. Bir su kuyusuna rastlarlar, herkeste inanılmaz bir sevinç oluşur ama… Komutanlar suyun içilmesine izin vermezler ! Asker öfkelenir… Derken bir haber yayılır “paşa geliyormuş, paşa” ! Gelen İsmet Paşa’dır… Kuyunun başına gelir ve emir erine verdiği matarasını aşağı sallatıp su doldurtur. Bizim amca dahil bunu gören tüm askerler “su bitmesin diye komutanlar bize içirmedi, kuyuyu paşaya ve kendilerine sakladılar” diye homurdanır.

Şimdi burada duralım… Kareyi tam burada dondurduğunuzda İsmet İnönü askerini susuz bırakan, dahası askeri susuzluktan kırılırken kendisi onların gözüne bakarak doya doya, kana kana paşalar gibi (!) su içen alçak mı alçak, hain mi hain bir adamdır ! İşte yalan tarih böyle kurgulanır, gerçekler Okumaya devam et “BİZ BOYLE KOMUTANLARLA VURUŞTUK UŞAĞUM !”

 

İNSANIN DRAMI !

 

Siyasetten usandınız biliyorum… Gelin gündemden uzaklaşıp, belgesel tadında bir yazı yazalım birlikte !

Sorumuz şu… Bu koca dünya neyimize yetmiyor, neyi paylaşamıyoruz ? Çaylar hazırsa… Haydi anlatalım bakalım, gerçekten dünyamız hepimize yetecek kadar kocaman mı ?

Dünyanın toplam alanı 510 milyon 100 bin kilometrekare. Şöyle düşünün… Türkiye’nin 654 katı büyüklükte. Nasıl ama ? Aslında hiç de fena değil ! Üzerinde 7,6 milyar insan yaşadığına göre kilometrekareye en fazla 15 kişi düşüyor.

Ama dünyanın % 71’i su ve suda yaşama şansımız yok. Kalan % 29’la yetinmek zorundayız… Yani 148 milyon kilometrekarelik kara alanı ile ! Yine de fena değil, neyimize yetmiyor ? Kilometrekarede 51 bilemedin 52 kişiyiz.

Fakat onun da %30’u sık ormanlık alan ve sürekli yaşam ortamı için bize çok uygun değil… Ormanları çıkardığımızda 103 milyon 600 bin kilometrekare kalıyor. Gibi ! Gel gelelim çöller var… Çöllerin toplam alanı da %30… Onu da düşünce elimizde sadece 59 milyon 200 bin kilometrekaremiz var… Dünyanın toplam alanının neredeyse % 10’una düştük bile ! Şimdi kilometrekarede 128 kişiyiz !

Birbirinize biraz daha yaklaşın… Sizi biraz daha sıkıştıracağım ama anlatmam lazım. Üzerinde tarım ve hayvancılık yapılamayan… Verimsiz olduğu için fazla nüfus tutamayan, genellikle çöllerin etrafını kuşaklayan kurak ve yarı kurak alanları da düşmemiz lazım… Az değil % 28… Kaldı elimizde 17 milyon 800 bin kilometrekare ! Kilometrekarede 427 kişiyiz !

Yeter artık diyeceksiniz ama… İnsanoğlu genellikle denizden 2 bin metreden daha yüksek alanlarda sürekli yerleşemiyor ! Bu yüksekliğin üzerindeki alanları… Yani elimizde kalan alanın % 30’unu daha atmamız gerek… Koskoca 510 milyon kilometrekareden kaldık 12 milyon 460 bin kilometrekareye. Yani… Toplamın yaklaşık % 2 buçuğuna ! Az daha öteye kayın… Çünkü artık kilometrekarede 610 kişiyiz.

Sizi daha fazla itiş kakış sıkıştırmak istemediğim için… İnsanlar tarafından tarihi – kültürel varlıkları koruma, güvenlik ya da benzer sebeplerden yerleşime kapatılmış alanları… Yerleşilemeyecek kadar dik yamaçları, uçurumları, yarları, kanyonları, buzulları falan hesaba katmıyorum. Onları yukarıdaki hesabımızın yanılma payının içerisinde farz edin.

Sonucu bir örnekle açıklamak gerekirse… Şöyle adamakıllı büyükçe bir elmanın üzerinde sadece iki baş parmağınızın izi kadar bir alanda yaşıyoruz ! Ne var ki, o iki başparmak izi bir arada olmadığı yani elmanın üzerinde dağınık durduğu için… Yaşam alanımızı büyük bir yer gibi algılıyoruz.

Okumaya devam et “İNSANIN DRAMI !”

 

EKONOMİ !

 

Bizim milleti aç susuz bırakın ama çaysız asla ! Bunun için örneği özellikle “çay” olarak belirleyelim…

Diyelim ki… Yaşadığınız mahallede aynı zamanda damacana su satışı da yapan bir tüpçü var. Her çay demleyişinizde, ocağı ne kadar kısarsanız kısın hem tüp harcar hem de suyun büyük kısmını buharlaştırırsınız. Sizin birkaç bardak sıcak çay içme hazzınızı tatmin etmekten başka hiç kimseye bir faydası olmayan bu eyleminizin sonucunda kazanan tüpçüdür ! En azından görüntüde öyle… Ama bakacağız !

Tüpün içindeki gaz… Petrol ya da doğal gazdan elde edildiği ve yaşadığımız ülkede petrol ve doğalgaz kaynağı olmadığı için ithaldir, yani dışarıdan dövizle alınır. Damacananın içindeki su yaşadığımız ülkede (şimdilik) yeteri miktarda bulunur, yani yerlidir !

Tüpü oluşturan yassı çelik… Şimdilik ülkemizde üretilebildiği için yerlidir. Damacanayı oluşturan plastiğin hammaddesi petrolden elde edildiği ve yaşadığımız ülkede petrol olmadığı için ithaldir, dışarıdan dövizle alınır.

Kafaları karıştırmadan kısa özet… Tüpün içi ithal dışı yerli, suyun dışı ithal içi yerlidir !

Hem tüpün hem de suyun… Üretilip sizin evin kapısına kadar gelmesi için harcanan enerji, yaşadığımız ülkede petrol ya da doğalgaz olmadığı için… İthaldir, dışarıdan dövizle alınır !

Hem tüpün hem de suyun… Üretimleri ve evinizin kapısına kadar dağıtımlarında üzerlerine binen tüm vergiler… Devlet tarafından konulur, yani yerlidir !

Hem tüpün hem de suyun… Üretim ve dağıtımını yapanların kullandıkları yatırım ve işletme kredilerinin tümü… Yaşadığımız ülkede yerli banka nerdeyse kalmadığı, kalanların da sattıkları paranın nerdeyse tamamına yakınını dış kaynaklı temin ettikleri için, ithaldir ! Dışarıdan dövizle satın alınır.

Buraya kadar olan kısma bir alt çizgi çekip bakalım. Gerçekte kazanan bizim tüpçü mü ?

Okumaya devam et “EKONOMİ !”

 

KEMİRGEN DEMOKRASİ !

 

Baştan uyarayım ! Bu yazıyı okuyup bitirdikten sonra… Tüm ezberlerinizi bozup “sadece demokrasiyi kutsayanlar” sınıfından artık bir daha dönmemek üzere ayrılabilirsiniz ! Bu sebeple içinde bulundukları algı durumundan memnun olanlara buradan sonra devam etmemelerini öneririm.

Her şeye rağmen acı gerçekle yüzleşmek isteyenler… Gelin benimle !

Önce bir metafor yaratalım…

ARABA VE ANAHTAR METAFORU !

Bir arabanız olduğunu düşünün… Arabanın anahtarı elinizdeyse, sizden başka hiç kimse onu açamaz ve çalıştıramaz. Kapının önünde duran hatta bazen göz görmeyecek mesafede park edip bıraktığınız arabanız güvendedir. Çünkü… Anahtar sizin elinizde ! Oysa gerçekte… Siz o anda arabaya değil sadece anahtara sahipsiniz. Onun küçücük bir parçası olan anahtarı kocaman arabayla özdeşleştirdiğiniz için… Anahtara sahip olduğunuzda arabaya da sahip olduğunuzu sanıyorsunuz !

İşte o araba “cumhuriyet” anahtar ise “demokrasidir” !

Size arabanın sahibi olduğunuzu zannettiren anahtar… Aslında sadece arabayı çalıştırmaya yarayan tamamlayıcı (!) küçük bir parçadır. Ne var ki anahtar tek başına bir arabayı çalıştıramaz ! Anahtarın arabayı çalıştırabilmesi için her şeyden önce arabanın sağlam olması, aküsünün ve deposunun dolu, mekanik ve elektrik aksamının çalışır vaziyette olması gerekir. Yani bir arabada birbirinden bağımsız ama bir o kadar da birbiriyle uyumlu, ilintili ve birbirini kontrol eden parçalar bulunur…

Bunlar cumhuriyetin olmazsa olmazları “yasama, yürütme ve yargıdır” !

Siz arabanızın anahtarı elinizde güvenle evinizde otururken… Sizden habersiz birileri pekala onu çalabilir, çekebilir, camını kırıp içine girebilir, vurup hasar verebilir. Anahtarın elinizde olması bunlara engel olamaz ! O anda arabanızı ve sizin o araba üzerindeki mülkiyet hakkınızı koruyan, gerektiğinde zararınızı tazmin eden bir sistem olmalıdır.

Bu hukuktur !

Anahtar ne kadar elinizde olursa olsun… Birileri size arabanıza ancak abdest alıp besmele çekerek girebileceğinizi ya da ne bileyim istavroz çıkarmanızı, başınızı örtmeniz veya illa açmanız gerektiğini diretebilir. Anahtar sizi korumayacağına göre… Buna engel olan başka bir şey olmalı !

Bu laikliktir !

İstediğiniz kadar anahtarı elinizde sallayın… Birileri yine size… Bu arabayı ancak belirli saatlerde kullanabileceğinizi, arabaya ancak falanca kişilerle binebileceğinizi, filancaları bindiremeyeceğinizi, kadınsanız tek başınıza Okumaya devam et “KEMİRGEN DEMOKRASİ !”