HATAY İÇİN ENDİŞELERİM VAR !

Komplo teorisi yazmayı sevmem… Ama göstere göstere gelen bir tehlikeyi de görmezden gelemem…

Biliyorsunuz Suriyeli mültecilere vatandaşlık verilmesi gündemde… Vatandaşlık hakkı sadece oy hakkı değil aynı zamanda yerleşim ve örgütlenme hakkıdır !

Amacım tarihin derinliklerine avucumu daldırıp eski defterlerden husumet ve düşmanlık çıkartmak değil ! Ama bilinen ve yaşanmış gerçekler var…

İslam Halifesi olduğumuz dönemlerdi ! Hani şu Atatürk’ün kaldırdığı için bazıları tarafından hala “hain” bellendiği halifelik var ya, işte o dönemler… Hani şu bütün İslam Coğrafyasına hükmettiğimizi, hepsinin önümüzde saygıyla yerlere kadar eğildiğini sandığımız dönemler…

İşte o dönemlerde yani Padişah Sultan Reşat’ın 114. İslam Halifesi olduğu dönemde… 403 yıl boyunca Osmanlı yönetiminde kaldıktan sonra, batı emperyalizminin sözde “bağımsızlık” palavrasının peşine düşen Filistin, Lübnan ve Suriyeli Araplar koca bir devletin çökmesine sebep oldular ! Sopanın ucuna takılmış havucun peşinden koşarak, hep birlikte batıya uşaklık ettiler, kendi anavatanlarına, kendi askerlerine saldırdılar, ihanet ettiler… Halife sadece bize halifeydi… Arap, halife falan sallamadı !

Anlatalım…

YIL 1916 – İNGİLİZ EMPERYALİZMİ ARAPLARA “BAĞIMSIZLIK” VAAT EDİYOR

Osmanlı’yı alt etmek için kendisine maşa arayan İngilizler Orta Doğu’daki Arapları düzen eder ! Sopanın ucundaki havuç o zamanlar “bağımsızlıktır” (yüz yıl sonra da “demokrasi” olacaktır). İngilizler ile anlaşan Araplar bu yardımlarının karşılığında… İşgal edilecek olan Osmanlı topraklarında bağımsız Arap devletleri kuracaktır. Osmanlı Devletinin başında 114. İslam Halifesi Sultan Reşat vardır… Gelgelelim Arap, bu “İslam Halifeliği” mevzusunu hiç takmadığı için İngiliz’e sonuna kadar destek verecek ve Osmanlı’yı hezimete uğratacaktır…

YIL 1918 – OSMANLI DEVLETİNİN FİİLİ SONU “MONDROS MÜTAREKESİ”

Osmanlı ordusunun Filistin’de İngiliz / Arap taarruzu karşısında hezimete uğraması ve 1 Ekim’de Şam’ın düşmesi üzerine… Osmanlı, 5 Ekim 1918’de İngiltere ile ateşkes sağlamak için ABD’nin arabuluculuğuna başvurur…

28 Ekim 1918 günü Fransız hükümeti bir notayla anlaşma görüşmelerine katılma isteğini bildirdiyse de bu talep İngiltere tarafından dikkate alınmaz. Fransa şimdilik avucunu yalar…

30 Ekim 1918’de imzalanan 25 maddelik Mondros Ateşkes Antlaşması’nın bizim konumuzla ilgili 16. maddesi şöyledir “ Hicaz, Asir, Yemen, Suriye ve Irak’taki Osmanlı kuvvetleri, en yakın İtilaf Devletlerinin kumandanlarına teslim olunacaktır”

Osmanlı teslim olur… Suriye, Filistin, Hicaz, Yemen, Lübnan kaybedilir !

Ha bu arada, Halife artık 115. İslam Halifesi Padişah Vahdettin’dir… Ama Arap bunu da takmayacaktır !

YIL 1920 – SÖZDE “BAĞIMSIZLIK” HAPINI YUTAN ARAPLAR BATIDAN KAZIK YİYOR

Kendilerine “bağımsızlık” sözü verilmiş olan Araplar, bu söze inanıp… Kendi kendilerine 8 Mart 1920’de Suriye Kongresini toplayıp Suriye, Filistin ve Lübnan’ın bağımsızlığını ilan eder. Ama kazın ayağı öyle değildir… Çünkü bu “bağımsızlık” sadece bir ay sürecektir…

Zira… 18 – 26 Nisan 1920 tarihinde İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan bir araya gelerek Osmanlı topraklarının ve Orta Doğu petrollerinin nasıl pay edileceğini kararlaştırırlar… San Remo’da yapılan ve Sevr anlaşmasının son şekline karar verilen bu toplantıda… Osmanlı’nın Asya ve Kuzey Afrika’da bulunan Arap toprakları üzerindeki bütün haklarından vazgeçmesi, bağımsız bir Ermenistan ile Özerk bir Kürdistan kurulmasına karar verilir…

Ayrıca ! Suriye ve Lübnan’ın Fransa’ya, Filistin ile Irak’ın ise İngiltere idaresine bırakılması kararlaştırılır.

Fransa bu kararı “taze bağımsız” Suriye’ye tebliğ eder ve teslim olması için 14 Temmuz 1920 günü ültimatom verir. Bu karara uymayan “bağımsız” Suriye 23 Temmuz 1920 günü Fransa karşısında ordusunun tamamına yakınını yitirir… Fransızlar ertesi gün kuşattıkları Şam’a Arapların sevgi gösterileriyle girerler… Fransız idaresi altındaki sömürge 1946 yılına kadar sürecek ve Suriye bir daha hiçbir zaman huzur yüzü görmeyecektir !

YIL 1920 – TÜRKİYE CUMHURİYETİ DOĞUYOR

Araplar bu kazığın tadını çıkartırken… Türkiye’de de önemli gelişmeler yaşanır. 115. İslam Halifesi Padişah Sultan Vahdettin Hazretleri himayelerinde 22 Temmuz 1920 tarihinde toplanan devlet erkanı San Remo’da kararlaştırılan Sevr koşullarını ayağa kalkarak (!) kabul eder…

Ancak ! 19 Mayıs 1919 tarihinde yakılan meşalenin ışığına toplanan ve… Gerçek bağımsızlığın ne olduğunu tüm dünyaya belletecek olan o yürekli atalarımız 23 Nisan 1920 tarihinde Büyük Millet Meclisini kurmuşlardır… Büyük Millet Meclisi bu anlaşmayı sert bir bildiriyle reddedecek ve anlaşmayı imzalayanlarla, ayağa kalkarak kabul oyu verenleri 19 Ağustos 1920 tarihinde “vatan haini” ilan edecektir. Bu “vatan hainleri” 23 Nisan 1924 tarihinde 150’likler listesine eklenecek ve 28 Mayıs 1927 tarihinde vatandaşlıktan atılacaklardır…

Bugün hala Cumhuriyet değerlerine karşı saldıranlar işte yağlı çıkarları elinden giden bu hainlerin ve bunlara ayakçılık edenlerin torunlarıdır… Ve körü körüne öç alma duygusu nesillerdir devam etmektedir… Uzatmayalım !

YIL 1921 – BÜYÜK DEVLET NASIL OLUR !

Nasıl ki San Remo konferansı Sevr’i hazırladıysa, Büyük Millet Meclisi tarafından yapılan 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Anlaşması da Lozan’ın hazırlığıdır. Türk Devleti Fransa tarafından tanınmış, Güney Cephesindeki savaş son bulmuş, İtilaf Devletleri Cephesi bozulmuştur…

İşte ancak bir büyük devletin yapabileceği bu anlaşmanın, sadece konumuzla ilgili maddesini yazayım !

Ankara Anlaşması Madde 7 “İskenderun Bölgesi (Hatay) için özel bir idare usulü tesis olunacaktır. Bu mıntıkanın Türk ırkından olan ahalisi kültürlerinin inkişafı için her türlü teşkilattan faydalanacaklardır. Türk lisanı orada resmi dil olacaktır.”

Bu madde Hatay’ın ileride vatan toprağına katılmasının ilk adımı olacaktır !

Konumuzla ilgisi yok ama hazır yazmışken… Bir madde de bugün sapla samanı birbirine karıştırmış, kafaları bulanmış, nasıl Atalara sahip olduğunu unutmuş, kendi tarih bilincinden kopup oradan oraya savrulmuş olanlara gelsin mi ? Gelsin !

Ankara Anlaşması Madde 9 “Osmanlı sülalesinin kurucusu Sultan Osman’ın dedesi Süleyman Şah’ın Caber kalesinde bulunan ve Türk mezarı ismiyle belirli türbesi müştemilatı ile Türkiye’nin malı olacak ve Türkiye oraya muhafızlar koyacak ve Türk bayrağı çekecektir”

O türbeyi hatırladınız sanırım… Hiçbir şeyimiz yokken kazandıklarımızı, her şeyimiz varken nasıl kaybettiğimizi yazayım mı ? Ya da şimdi bize atalarını sattı diye yutturulmaya, değersizleştirilmeye çalışılan o kudretli atalarımızın, kendilerinden önceki atalarımıza ne denli vefalı olduklarını ? Tarihlerine ve değerlerine nasıl sahip çıktıklarını ?

Peki yazmayalım… Yorum sizin !

YIL 1939 – HATAY BİR BÜYÜK DEVLETİN VATAN TOPRAĞI OLUYOR

Ankara anlaşmasıyla özel statüye sahip olarak Halep Devletine bağlı olan İskenderun Sancağı (Hatay) 1930 yıllarda Türkiye’nin Milletler Cemiyetinde (Birleşmiş Milletler) kabul ettirmesi üzerine “ayrı bir birim” olarak tescil edilmiş… 2 Eylül 1938 tarihinde de bağımsızlık ilanıyla Hatay Devleti kurulmuştur.

Hatay Devleti Meclisi 29 Haziran 1939’da oy birliğiyle Türkiye’ye katılma kararı almış ve nihayet Türkiye cumhuriyeti 7 Temmuz 1939 tarihinde bir kanun çıkararak Hatay’ı il olarak ilan etmiştir.

Kısa kestim ama ne kadar uzatsam da hiçbir şey yazıldığı gibi kolay yaşanmıyor. Hatay’ın Türkiye’ye katılmasının ne denli çetin bir süreçten geçildiğini Atamın şu sözleriyle özetlemeye çalışayım…

29 Ekim 1937’de görüştüğü Fransız Büyükelçisine “Hatay benim şahsi meselemdir” diyen Atatürk “Ben toprak büyütme dileklisi değilim. Barış bozma alışkanlığım yoktur. Ancak muahedeye dayanan hakkımızın isteyicisiyim, onu alamazsam edemem. Büyük Meclisin kürsüsünden milletime söz verdim. Hatay’ı alacağım. Milletim benim dediğime inanır. Sözümü yerine getirmezsem onun huzuruna çıkamam, yerimde kalamam” der. Ruhu şadolsun !

YIL 1939 VE GÜNÜMÜZ

Fransız askerlerinin çekilmesine ve Hatay’ın Türkiye’ye dahil olduğu Milletler Cemiyeti Resmi Gazetesinde yayımlanmış olmasına rağmen… Suriye hem Fransız Hükümetine hem de Milletler Cemiyetine bir telgraf çekerek Hatay’ın kendi ülkesinin ayrılmaz bir parçası olduğunu, alınan karaları ve katılma işlemini kabul etmediğini bildirir…

Nitekim Suriye günümüze değin aradan geçecek 80 yılda her zaman Hatay üzerindeki emellerini devam ettirecek, kendi ulusal haritalarında Hatay’ı hep kendi sınırlarında gösterecek ve kendi nesillerini hep bu doktrinle yetiştirecektir…

Yaşayan her Suriyeli Hatay’ın hep kendilerine ait olduğunu, Türkiye tarafından ellerinden alındığını sanacak ve bu bilinç tohumunu sürekli canlı tutacaktır…

SONUÇ

Şimdi birisi bana gelip anlatsın… Ülkemize giren üç buçuk milyon Suriyeli mülteciye vatandaşlık vereceğiz ve onlar hep derin bir ahde vefayla bize daima sadık kalacaklar… Bizi Ensar olarak kutsayacak ve hep saygı duyacaklar…

Yoksa ! Malum birileri bir gün bunları örgütleyip “haklarını” almaya teşvik mi edecek ? Öyle ya ! Vatandaşlık hakkı sadece birilerine oy kullanmayla sınırlı değil ! Aynı zamanda özgürce yerleşim hakkı, siyasi örgütlenme hakkı demek !

Sorunun cevabı için… Yukarıdaki tarihe tekrar bakalım mı ? Ya da tarih sıktıysa… Bugün güneydoğuda yaşanılanlara bakalım mı ?

Yanlış anlaşılmak istemem ! İnsanız, sahip olduğumuz insani değerler elbette mağdura, yolda kalana, evsize, aça… Sonuna kadar yardım etmemizi gerektiriyor… Tüm bunları yapalım, merhamet duygumuzu asla yitirmeyelim…

Ama bize Mondros’un, San Remo’nun, Sevr’’in bile diretmediği bir tehlikeyi bilerek kucağımıza nasıl alabiliriz ? Böylesine kalabalık bir etnik kitleye vatandaşlık vermek nedir ? Bu nasıl bir öngörüsüzlüktür ?

Keşke diyorum… Atatürk Hatay’ı şahsi meselesi yapacak kadar önemsediğini söylemeseydi… Belki o zaman Hatay için bu kadar endişelenmezdim…

Zira her nasılsa yıldırım hep onun en çok önemsediğini söylediği yerlere düşüyor !

O neye çok değer verdiyse öncelikle o harcanıyor !

Endişeliyim !

ERDEN ÜÇÜNCÜOĞLU

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir