SARI YELEK !

 

Fransızcada “ölümü gösterip sıtmaya razı etmek” diye bir atasözü var mıdır ? Bilmiyorum. Eğer yoksa da kendi atalarının ayıbıdır. Hamdolsun… Bizde var !

Atalarının bu vurdum duymazlığından ötürü adamlar belli ki zam yapmayı bile beceremiyorlar, eline yüzüne bulaştırıyorlar. Sen çıkıp aylar öncesinden benzine mazota yapacağın zammı açıklayacaksın, hangi tarihte yürürlüğe koyacağını belli edeceksin… Sonra da çevreci politikaların falan arkasına sığınacaksın. Millet de boş duracak. Yok öyle yağma ! Eğer öyle yağma varsa… Halk da böyle sarı yeleği sırtına geçirip ayaklanır, sana yağmanın kralını gösterir. Sonra geri adım attırıp tükürdüğünü yalatır.

Okumaya devam et “SARI YELEK !”

 

kA \ Ş – ıK / ç – I

 

ABD’nin dünyada olay yaratma sistematiği, izleyiciyi ahmak yerine koyan çoğu Amerikan filmi gibi aslında çok aptalca ve kaba sabadır. Gelgelelim bize parça parça izlettikleri detayları kamu oyuna sunmakta o kadar marifetlilerdir ki, o detaylara film gibi dalıp orta yerde duran asıl amaçtan kolayca kopup uzaklaşırız. Ama biliriz ki sonuçta kazanan hep kendine mağdur süsü veren ABD’dir.

Okumaya devam et “kA \ Ş – ıK / ç – I”

 

DOLAR KURU, İRAN, VENEZÜELLA, ÇİN, PAPAZ VS !

 

İki ülke parasının birbiri karşısındaki değerini ifade eden “döviz kuru” zaten bir ucu içeride öbür ucu da dışarıda olan bir göstergedir. Yani ortada bir “dış gücün” olması öyle korkulacak bir şey değil aksine kavramın tanımı gereğidir. Dış güç daha kuvvetliyse durum sizin aleyhinize, iç güç daha kuvvetliyse lehinize gelişir. Bu kadar basittir.

Ulusal ya da uluslar arası düzlemde büyük para sahiplerinin kazançlarını arttırmak ya da koşulları lehlerine çevirmek için bir takım “lobiler” oluşturması küreselleşmiş ticaretin gerçeğidir. Bu ne şaşılacak ne de korkulacak bir şey değil aksine küreselleşmiş kapitalist sistemin ortaya çıkardığı doğal bir oluşumdur. Kimin lobisi daha güçlüyse koşullar onun lehinedir ve… Bu kadar basittir.

Yani her biri oyunun herkesçe bilinen, her daim konuşulup görüşülen doğal aktörleri… Dış güçler, dolar lobisi, faiz lobisi vs üzerinden yaratılan paranoyayla küresel ekonomik sistemle mücadeleden sonuç çıkmaz. Sadece ucuz iç siyaset malzemesi çıkar.

Gelin bu ucuz işleri bırakıp gerçekte ne olduğuna bakalım…

ABD ekonomisinin bel kemiği; kendi para birimi olan “doların” tüm dünyada egemen uluslar arası ortak para birimi olarak devamlılığına bağlıdır. Bu devamlılığın günümüzdeki yegane temeli “petrolün” tüm dünyada dolarla alınıp satılmasıdır. Dünyada petrol almayan ya da petrol satmayan ülke yoktur ! Velhasıl dünyada bilinen en stratejik emtia olan “petrol” diğer tüm emtianın şahı, dolar da petrolün şahıdır. Yani dolar aslında “petordolar” dır. Ve siz gece gündüz petrolün fiyatını belirleyen bu paraya sahipseniz tüm dünyadaki etki alanınız güneşin etki alanından daha fazladır !

Garibim ABD bu noktaya kolay gelmedi, ne çileler çekti ! Dünyanın bir ucundan öbür ucuna savaşlar kargaşalar çıkardı; etnik kökenlerine, dinlerine, mezheplerine göre insanları ayrıştırdı, birbirine kırdırdı. Tüm bunlar için silah ve para kaynağı sağladı, yüzlerce ülkede siyasetçi, devlet adamı besledi, rüşvet verdi, parsadan pay aktardı. Yoldan çıkana darbe yaptı, demokrasi (!) götürdü… Daha neler neler… Hiç bir şey kolay olmadı.

Gelgelelim şunun şurasında elli bilemedin altmış yıl öncesine kadar pek de değerli olmayan… Hatta kuyulardan petrol çıkartılırken kendiliğinden çıkan ve ilk zamanlar faydasız olduğu düşünülerek yakılarak imha edilen bir şey petrolü tehdit etmeye başladı; doğalgaz ! Elbette bir petrol değil çünkü petrol gibi yan ürünleri yok. Ancak bir enerji kaynağı olarak 1950’lerde kullanımı çok az olmasına rağmen günümüzde toplam enerji ihtiyacının nerdeyse dörtte biri doğalgazla karşılanmaya başladı.

ABD’nin elindeki doğalgaz miktarı dünyadaki hacmin %5’i bile değil. Dolayısıyla zavallı ABD’nin bu pazarı elindeki miktarla domine etmesi imkansız. Aksi gibi dünya toplam rezervinin çok büyük kısmına sahip olan  ve enerji pazarına ABD’den çok daha yakın olan ülkeler… Kolayca kontrol edilemeyen; Rusya, İran ve Katar ! Daha da kötüsü Rusya ve İran aynı zamanda inanılmaz ölçüde petrol rezervine de sahip. Dünyanın öbür tarafındaki en büyük petrol üreticilerinden biri de dev rezervleriyle Latin Amerika ülkesi Venezüella ! Sanırım ABD’nin karın ağrısının sebebi ortaya çıkmaya başlamıştır…

Okumaya devam et “DOLAR KURU, İRAN, VENEZÜELLA, ÇİN, PAPAZ VS !”

 

TC SÜLEYMAN ŞAH ASKERİ ÜSSÜ !

 

Vay canına – Yok artık – Haydi canım – Bu kadar da olmaz !

Konuyu okuyup araştırmaya başlayınca, beni sürekli daha derine çeken her bilgi ve bulgu kimi zaman hayranlık kimi zaman da öfkeyle ağzımdan hep bu ifadeleri döktü… Eminim ki sizler de aynı duyguları paylaşacaksınız.

Sizleri 1921 yılında Fransa ile yapılan Ankara Antlaşmasına götüreceğim ama… Önce hafızalarınızı çabukça tazeleyerek tarihleri yerine oturtmam lazım.

Yıl 1920 ! Biliyorsunuz o yıl 23 Nisan tarihinde, kurtuluşumuzun ve kuruluşumuzun en önemli adımlarından birini gerçekleştirerek Büyük Millet Meclisini kurduk. İşte, antlaşmanın bir tarafı o şanlı Meclisçe oluşturulan Ankara Hükümetidir. Peki antlaşmanın diğer tarafında kim var ?

Kendilerine verdikleri “bağımsızlık sözü” oltasına atlayıp İngiliz, İtalyan ve Fransızlarla birlik olarak “halifeleri” Osmanlıya karşı savaşan Arap ülkeleri kazandıkları (!) zaferden sonra… 8 Mart 1920’de “Suriye Kongresini” toplayıp Suriye, Lübnan ve Filistin’in bağımsızlığını ilan ederler. Gelgelelim bu bağımsızlık sadece “bir ay” sürecektir. Zira… 18 – 26 Nisan 1920 tarihinde San Remo’da yapılan ve Sevr anlaşmasının son şekline karar verilen toplantıda İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan bir araya gelerek Osmanlı topraklarının ve Orta Doğu petrollerinin nasıl pay edileceğini kararlaştırırlar. Bu plana göre Suriye ve Lübnan Fransa’ya, Filistin ile Irak ise İngiltere idaresine bırakılacaktır. Fransa bu kararı “taze bağımsız” Suriye’ye tebliğ eder ve teslim olması için 14 Temmuz 1920 günü ültimatom verir. Bu karara uymayan “bağımsız” Suriye 23 Temmuz 1920 günü Fransa karşısında ordusunun tamamına yakınını yitirir… Şaşırdık mı ? Hayır ! Fransızlar ertesi gün kuşattıkları Şam’a Arapların sevgi gösterileriyle (!) girerler… Bu kez şaşırdık mı ? Elbette hayır ! Fransız idaresi altındaki sömürge 1946 yılına kadar sürecek ve Suriye bir daha hiçbir zaman huzur yüzü görmeyecektir !

Bu hatırlatmayı, 1921 yılında yapacağımız antlaşmanın muhatabının neden Suriye değil de Fransa olduğu anlaşılsın diye yaptım. Yoksa derdim Suriye’nin karakter tahlilini yapmak değildir.

1921 YILI – FRANSIZLARLA YAPILAN ANKARA ANTLAŞMASI

Peki Fransa bizim masaya neden oturdu ? Birincisi, şu şanlı Meclisin kurulmasından sonra ayağa kalkan Türk direnişi, Fransızları Adana, Antep, Urfa ve Maraş hattında ciddi şekilde yıpratmaya başlamış ve Fransa hem asker sayısını hem de harcamalarını arttırmak durumunda kalmıştı. İkincisi, bunlara maşa olan Yunanistan Anadolu’da kaybetmeye başlamıştı. Üçüncüsü ise batı emperyalizmine karşı gerçek (!) bir bağımsızlık savaşı veren Mustafa Kemal’in gitgide Müslüman dünyasının sempati ve desteğini kazanmaya başlamış olmasıydı.

İşte bu ve benzer birçok sebeple, yeni Türk Devletinin ilk kez bir batı ülkesi tarafından tanınması anlamına gelen ve gerçekte Lozan’ın hazırlığı sayılan 1921 Ankara Antlaşması yapıldı. Antlaşma bir barış antlaşması olduğu kadar aynı zamanda bir sınır antlaşmasıdır ve Suriye sınırımız bu antlaşmayla çizilmiştir. Bizi ilgilendiren de işte tam bu noktadır !

Nefesinizi ayarlayın, inmeye hazırsanız artık derinlere dalacağız…

Antlaşmanın tümü 13 madde ama bizim konumuzu ilgilendiren 3 maddesi çok önemli…

O zamanki adıyla İskenderun Sancağı olan Hatay’ın ileride (1939 yılında) Türkiye’ye katılmasını sağlayacak olan ve sancağa özerklik verip resmi dilini de Türkçe olarak belirleyen 7. madde.

Suriye ile aramızdaki bugünkü sınırı (Hatay hariç) belirleyen ve hattın İskenderun körfezinde Payas’tan başlayarak Meydan’ı Ekbez – Kilis – Çobanbey’den geçip, demiryolu Türkiye’de kalmak üzere Nusaybin’e varacağını belirleyen 8. madde.

Ve asıl en önemlisi 9. madde… Önemine istinaden bu maddenin metnini sizlerle aynen paylaşıyorum:

“Osmanlı sülalesinin kurucusu Sultan Osman’ın dedesi Süleyman Şah’ın Caber kalesinde bulunan ve Türk mezarı ismiyle belirli türbesi müştemilatı ile Türkiye’nin malı olacak ve Türkiye oraya muhafızlar koyacak ve Türk bayrağı çekecektir.”

Bu anlaşmaya göre 1921 yılındaki sınırımız ve Suriye’deki vatan toprağımız şu haritada işaretlediğim gibidir.

Göreceğiniz gibi 1921 yılında, en yakın sınır hattımızdan 92 Km aşağıda, Suriye’nin içerisinde, Fırat’ın doğusunda… Üzerine asker koyabileceğimiz ve bayrağımızı çekebileceğimiz, yeri yurdu belirlenmiş bir toprağımız vardır ! Antlaşmayla belirlenmemiş yani belirsiz (!) olan ise… Bu toprağın büyüklüğü, müştemilatın ne olduğu ve üzerine konuşlandırılacak asker sayısıdır ! Sanırım artık ne anlatacağımı biliyorsunuz…

Okumaya devam et “TC SÜLEYMAN ŞAH ASKERİ ÜSSÜ !”

 

DEVLETİN SİNSİCE (!) ELE GEÇİRİLMESİ

Devletin “sinsice ele geçirildiği” tespitine katılıyorsanız… Aşağıdaki yazıyı okuyun !

Devletin “ele geçirildiği” ancak bunun çok da “sinsice” yapılmadığı tespitine katılıyorsanız… Aşağıdaki yazıyı okuyun !

Devletin sinsice ya da değil ama… Bir şekilde “ele geçirilmesinin” sadece AKP döneminde olduğunu sanıyorsanız… Aşağıdaki yazıyı okuyun !

Aşağıdaki yazı benim kaleme aldığım bir yazı değildir. TBMM tutanaklarında başka bir konuyu araştırırken tesadüf eseri karşıma çıkan ve virgülüne dahi dokunmadan alıp sizle paylaştığım bir meclis görüşme tutanağıdır.

Bir yazıyı olduğu gibi paylaşmak çok tarzım değildir, genellikle kaynak göstererek alıntı yapar ve kendi yorumlarımı eklerim. Ama bu satırları herkesin olduğu gibi (!) okumasını özellikle isterim. Çünkü, isterim ki bu ülkede kardeş kanı dökülmesine sebep olan olayların hakikati herkes tarafından görülsün. İsterim ki, bu ülkede Fetullah Gülen gibilerin var olmasından çok önce hazırlanan tezgahlar ve o tezgahtarları himaye edenler bilinsin. İsterim ki, devlete sızmanın çok ta sinsice olmadığı, ayan beyan ortaya dökülen tüm tespitlere ve devletin kendi doğal reflekslerine rağmen birilerinin nasıl da göstere göstere korunup kollandığı anlaşılsın.

Laikliğin nasıl aşındırılıp Türkiye’de İslam’ın Araplaştırıldığını , dinin ve milliyetçiliğin nasıl başka emeller için kullanıldığını, seçimlerde neler döndüğünü, atama ve tayin hilelerini, sahte diplomaları hatta… Musul ve Kerkük’teki Türk varlığını sürdürme yolundaki devlet politikalarının nasıl engellendiğini ve nicelerini bu yazıda bulacaksınız. Herhangi bir yönlendirmeden kaçınmak için yazıda adı geçen kişileri araştırmak, konular ve kavramlarla ilgili yorum yapmak tamamen okuyucuya bırakılmıştır.

Ben vazifemi yaptım… Sıra sizde ! Roman gibi okumanız dileğiyle…

Sizi 8 Mart 1972 (!!) tarihine götürüyorum TBMM’nin 7. Birleşimine. (TBMM Tutanak Dergisi Cilt 11 Toplantı 11 s 233 – 251)

BAŞKAN — Buyurun, Sayın Mehmet Özgüneş.

MEHMET ÖZGÜNEŞ (Tabii üye) — Sayın Başkan, Türkiye Büyük Millet Meclisinin sayın üyeleri;
Diyanet işleri Başkanlığında kurulan bir şebekenin, Türk Milletinin ve Türk ülkesinin bütünlüğüne kadar, lâik Türkiye Cumhuriyetine kadar ve memleketin yüksek menfaatlerine kadar nasıl el attığını, yurt dışındaki birtakım gizli cemiyetlerle nasıl irtibat kurduğunu ve bu şebekeyi kimlerin nasıl himaye ettiğini burada vesikalariyle arz edeceğim.

Okumaya devam et “DEVLETİN SİNSİCE (!) ELE GEÇİRİLMESİ”