KENDİ PİSLİĞİNE SAPLANAN SİYASET – 1

Biliyoruz… 90’larda filizlenip 2000’li yıllarla birlikte etkisini iyice arttıran yeni siyaset tarzı, üretilmiş / sanal gerçeklik üzerine oturtuldu. Bu zamana kadar bilinen ve kayıt altına alınmış tüm gerçeklik, yerini kirletilip dejenere edilmiş yeni ve sahte bir bilgi sistemine terk etti. İnsanlık çok fazla kaybetti ve kaybetmeye devam ediyor…

Aslında buna bir sistem demek çok anlamlı gelmiyor. Çünkü hedefi belli ancak metodolojisi tamamen rastgele ve faili meçhul bir eylem zincirini bir “sistem” olarak tanımlamak mümkün değil. Bu sebeple, isteyen herkesin belirli bir hedefe yönlendirebileceği bu kirlenmenin arkasında tek ve üst bir akıl aramak da anlamsız kanımca. Çünkü… Siyasetin kendi emelleri için ön ayak olup meşrulaştırdığı bu kirletme eylemi, geldiğimiz teknoloji çağında her birimiz için yere tükürmek kadar basit bir iş haline geldi.  

Buraya döneceğim ancak, önce çok kabaca kendimizi tanımamız gerek…

İnsan beyni düşünme eylemini gerçekleştirirken hafızasındaki kayıtları yani edinilmiş bilgiyi kullanıyor.  Kaydedilmiş bilginin gerçeklikle olan ilişkisi, onu kullanan düşünme eyleminin de doğruluğunu, tutarlılığını ve kalitesini belirliyor. Yani bilgi ne kadar gerçek / doğru ise düşünce ürünü de o kadar doğru ve tutarlı oluyor.

Düşünce elbette tek bir bilgiye başvurmuyor, eyleminin cinsine göre gerekli birçok bilgi dosyasına ihtiyaç duyuyor. Ancak gerekli dosyaların tümü kayıtlarda yoksa, olanla yetiniyor. Demek ki… Doğru ve tutarlı düşünce üretebilmek için hem gerçek hem de yeteri kadar bilgi dosyasına ihtiyacımız var !

Hani bazen kendimizi eleştiririz, çoğu zaman da pişmanlık ifadesidir “düşünmeden hareket ettim” ya da “düşünmeden karar verdim” gibi… Aslında siz hissetmeseniz de mutlaka düşündünüz, düşünmeden eyleme geçmeniz ya da ne kadar ani olursa olsun karar almanız mümkün değildir ! Ne var ki, pişmanlığınızın sebebi hafızanızdaki bilgilerin yetersizliği ya da gerçeklik kalitesiydi !

Bir şeyi daha biliyoruz; bir konuyla ilgili herhangi bir bilgi kaydımız yoksa o konuyla ilgili gelen ilk bilgiyi, gerçekliğini çok da merak etmeden doğru olarak kaydediyoruz. Bir konuyla ilgili kayıtlarımızda bir bilgi varsa, onu da gelen yeni bilgiyle kolaylıkla değiştirme eğilimindeyiz. Yani eski bilgi yerini çok kolaylıkla onu silen yeni bilgiye bırakabiliyor.

Bu her ikisinin de kolayca gerçekleşebilmesi için duyularımızın ve duygularımızın uygun durumda olması ya da dış şartlar yani birileri (!) tarafından uygun duruma getirilmesi yeterli.

Şu yukarıda son yazdığımı okurken “ben bildiğimden çok eminim, bana işlemez” diye kendinize çok güvenmeyin. Örneğin… Hakkında çok şey bildiğiniz, iyi tanıdığınıza emin olduğunuz, güvendiğiniz bir kişiyle ilgili olarak görsel ve işitsel duyularınızın her yönden sistematik bilgi bombardımanına tabi tutulduğunu düşünün… Ki günümüzde maruz kaldığımız genelde budur ! Bu şekilde; belki de kendiniz kadar güvendiğiniz o kişi sizin için çok kısa bir sürede dünyanın en şerefsiz hırsızına dönüşebilir. Hem de hiçbir şey yapmasına gerek kalmadan ! Gelen bilginin gerçekliği artık umurunuzda değildir, çünkü uyaran sayısı ve sıklığı yeterlidir.

Ya da daha kötüsü, tam tersine… Dünyanın en şerefsiz, en aşağılık, yalancı hırsızı duygu dünyanızı / inançlarınızı etkileyecek bir olay yaratılarak saf duygularınız vasıtasıyla sizin için bir vatan kahramanına, olağan üstü niteliklere sahip bir insana dönüşebilir. Sizi ilgilendiren artık gelen bilginin gerçekliği değil, dozlanan olayın sizin duygu dünyanızda yarattığı etkidir.

Örnekleri dilediğiniz kadar çoğaltabilirsiniz ama asla kendinize çok güvenmeyin !

Düşünce latif bir olgu, dolayısıyla sıvı gibi düşünebiliriz. Bir bardak suyun içerisine çok az da olsa tuz attığınızda artık o su değil tuzlu sudur. Yapısı bozulmamış olsa da artık tadı ilk halinden farklı bir eriyiktir. Hayatında hiç su içmemiş olan birisi onu ilk kez içtiğinde, suyun asıl / gerçek halinin o olduğunu kaydeder. Suyun gerçek halinin / tadının o olmadığına, aynı tuzlu suyu kullanarak onu ikna etme çabanız artık imkansıza yakın bir uğraştır.

Yapabileceğiniz en etkili eylem, onun duyuları ve duygularını uygun duruma getirerek ve suyun asıl gerçek halini kullanarak eski bilgisini yenilemenizdir. Yani iyi haber… Aslolana geri dönüş mümkündür ancak bunun için kirleticiyle aynı metodu kullanmaktan başka yol yoktur !    

Duyularınızın uyarılması mı yoksa duygularınızın uyarlanması mı hangisi daha etkilidir ? Cevap, elbette her ikisinin birlikte yapılmasıdır. Ancak etki etme süresinin kısalığı bakımından duyu uyarılması, etkinin kalıcılığı bakımından ise kesinlikle duygu yaratılması öne çıkar.

İnsanız neticede… Ya bu dünyaya ya da hem bu dünya hem de ötesine dair tutkuyla bağlı olduğumuz inançlarımız var her birimizin. Ve bu inançlarımızın temelini de beşikten mezara taşıdığımız yok oluş korkusunun yarattığı korunma içgüdümüz oluşturuyor.

Bu masum korunma içgüdümüzün etrafında yaşatılan korkularla siyasetin bizi getirdiği hal…

Ve dahası siyasetin kendisini içine düşürdüğü ve boğazına kadar saplandığı çıkmaz bataklık için bir sonraki yazıda görüşeceğiz.     

Erden ÜÇÜNCÜOĞLU

 
Paylaşmak Zenginliktir

“KENDİ PİSLİĞİNE SAPLANAN SİYASET – 1” üzerine bir yorum

Yorum yapın