EEEYYYY AVRUPA

Kendi aramızda “acaba en büyük milli kabusumuz nedir ?” diye şöyle tek soruluk kısa bir araştırma yapsak… Sonucun ezici üstünlükle “bölünüp parçalanmak” olacağını kestirmek güç değildir. Çünkü hepimiz biliyoruz ki… Daha önce bölünüp parçalanmıştık ! Kolektif hafızamızda acı tecrübelerle edinilmiş böyle derin bir kayıt var.

Bu Avrupa ne yapmak istiyor ? Şu ABD ile işler nasıl olacak ? Peki ya Rusya ? Kim dost, kim düşman ? Kafamız allak bullak oldu diyenlere… Soruyu bu milli kabusumuz üzerinden başka türlü sorup cevabı hep beraber aramaya başlayalım isterseniz.

Soru şu… Türkiye’nin bölünüp parçalanması aşağıdakilerin hangisinin işine gelir ? Seçenekler şöyle…
a) Avrupa Birliği (ya da kısaca Almanya diyebilirsiniz)
b) İngiltere
c) ABD
d) Rusya
e) Hepsi
Emin olun yüzde doksanın üzerinde çoğunluk ağız birliği etmişçesine “e” şıkkı kolaycılığına kaçar. Peki neden diye sorun, klasik cevaplar şöyledir… “bu kıskanç gavurların alayı bizi bölüp parçalamak istiyor – gözü çıkasıcaların hepsinin cennet vatanımızda gözü var – bu Hıristiyanlar ve Yahudiler dinimizi elimizden almak istiyorlar” !

Bu kafada kalabildiğiniz sürece hayat çok basit ve güzeldir ama… Bu kafayla bırakın oyunu çözmeyi, sadece oynanan oyunun değirmenine su taşırız. Ve buradan yürüyüp milli ve dini duygularımızı sömüren politikacıların dümen suyunda… Daha uzun yıllar kuyruğumuzu kovalamaktan başka bir şey yapamayız ! Dolayısıyla… Bu basmakalıp ve mesnetsiz sokak ağzını bir yana koyup, oynanan oyuna “gerçek çıkarlar” penceresinden bakabilmemiz lazım.

Tümü bu yazıya sığmayacak nasılsa… Gelin “a” şıkkı yani Avrupa Birliği ya da kısa adıyla Almanya’dan başlayalım.

ŞU MİZAHIN KARŞISINDA HEP SAYGIYLA EĞİLMİŞİMDİR !

Mizah… Sayfalarca yazıyla, saatlerce konuşmayla anlatılamayanların çok daha fazlasını tek bir karelik karikatürle size anlatır. Bu sebeple mizahınıza sahip çıkın. Onu kimseye ezdirmeyin !

Sanırım yirmi yıl kadar önce, yine sanki AB’ye ha girmişiz ha giriyormuşuz gibi kutlamalar yapılıp davul zurnalar çalındığı dönemlerin birinde gördüğüm bir karikatürden bahsedeceğim size… Olayın ana fikrini bu kadar güzel bu kadar net anlattığı için hafızama kazınmış, keşke kesip saklasaydım.

Karikatür tek kare ve karede sadece yan yana iki kişi var… Birinin Türk, diğerinin Avrupalı bir yetkili olduğu tiplerinden belli… Bizimki Avrupalının gözüne bakarak merak ve heyecanla cevabı bekliyor “acaba girdik mi girmedik mi ? “ Avrupalı tek cümle ediyor… “Tamam girin ama sakın içeri boşalmayın” !!!

İşte mizahın izah ettiği bu tek cümle… Türkiye’nin AB kapısındaki değişmez kaderidir !

Biliyorsunuz… Yakın tarihte İngiltere, AB’de kalıp kalmama konusunu halkoyuna sundu ve sonuç… İngiliz halkı (!) AB’den ayrılmaya karar verdi. Peki, halkoylaması sırasında yapılan ve sonucu belirleyici etkisi olan esas propaganda neydi ? Şöyle özetlemek sanırım yanlış olmaz “Türkler AB’ye girecek, eğer biz AB’de kalırsak Türkler bize de girecek” ! Oysa İngiliz üst aklı Türkiye’nin AB’ye alınmasının mümkün olmadığını bilmiyor muydu ? Erden bildiğine göre elbet o da biliyordu ama ortalama İngiliz insanı üzerinde çok basit bir kaygı yarattı, bunu kullandı ve amacına ulaştı. Çünkü İngiltere zaten AB’den çıkmak istiyordu. İngiltere daha sonraki bir yazının konusu olduğu için şimdilik burada noktalıyoruz.

Nasıl bizim bir kabusumuz varsa emin olun AB’nin de bir kabusu var… Plansız büyük bir göç dalgasına maruz kalmak Avrupa’nın en büyük kabusudur ! Anlatacağız…

Bakın, tüm milli ve dini hassasiyetlerimizi bir yana bırakarak düşünebilmeye gayret etmemiz gerekir. AB’nin bize dönük bu tavrı ne salt milliyetçi bir bakış açısından ne de onların bir Hıristiyan kulübü bizim ise Müslüman olmamızdan kaynaklanır. Tüm bu argümanlar, Avrupa halkları dahil hepimizin olan biteni salt bu pencereden görmemizi sağlayabilmek ve oyunu bunlar üzerinden sürdürebilmek için kurgulanır. Çünkü geniş halk kitlelerini etki altında tutabilmek ve gerektiğinde birbirleriyle ya da birbirlerine karşı hareket ettirebilmek için bilinen en ucuz iki alet… Milliyetçilik ve dindir !

Türklerin AB kapısı önünde tutulması gerçekte ne bize dönük korkuya, ne birbirleriyle olan tarafgirlik ilişkisine, ne de dogmatik gerekçelere bağlı olmayıp tamamen çıkarlarla ilgilidir. Yani… bir stratejidir, bir politikadır, bir hesap kitabın ve bir planın sonucudur ! Emin olabilirsiniz ki, AB’nin bugün uyguladığı herhangi bir politika tüm ayrıntıları ve ihtimal senaryolarıyla birlikte en az 25 – 30 yıl önce planlanmıştır. Tesadüfe asla yer yoktur !

AB GERÇEKTEN HIRİSTİYAN KULÜBÜ MÜ YOKSA BİR ÇIKAR ÖRGÜTÜ MÜ ?

Biliyoruz ki… Türkler yazılmadan Avrupa tarihi, savaşlar yazılmadan da Türk tarihi yazılamıyor ! Tamam kabul. Ama biz sanıyoruz ki tarih boyunca Avrupa hep birbirine yumruk gibi kenetlenmiş tek parça bir Hıristiyan topluluğu idi ve tek düşmanları bizdik… Oysa, insanlık tarihinin en kanlı savaşlarını Avrupalılar birbirlerine karşı verdiler. Avrupa kıtasındaki insan kıyımı dünyanın hiçbir yerinde yaşanmadı. Sadece 1870 – 1945 arasındaki 75 yıl içerisinde bile Fransa ile Almanya uzun yıllar süren üç büyük savaş yaptılar. Bunların ikisine tüm dünyayı ortak ettiler. Milyonlarca kişi öldü. Hani Hıristiyan birliği vardı ?

Yüzyıllar boyu birbirlerini yok edesiye öldüren bu ülkeler sonunda bir araya geldiler. Ama bir araya gelişleri “bir dakika yahu hepimiz Hıristiyan din kardeşiyiz, birbirimize kıymak yerine gelin birleşip Müslümanları yok edelim” motivasyonuyla olmadı. Bize belletilen uydurma tarih senaryolarının hepsini çöpe atın !

Tarihçiler insanlığın son 5 bin yıl içerisinde yaklaşık 15 bin kez savaş çıkardığını tespit ediyor. Yani insanlık yılda yaklaşık 3 kez savaşmadan yerinde duramıyor ! Neden ? Sizce sebebi sadece kahramanlık destanı yazmak olabilir mi ? Yani ileride torun torba göğsünü gere gere bizden bahsetsin diye savaşılmış olabilir mi ? Elbette değil, aptallığın bir sınırı olduğu gibi her savaşın da geçerli bir sebebi var… Her savaş hem insan hem de olağan üstü kaynak sarfiyatı demek.

Avrupa’yı gerçekte bir araya getiren de işte sonu gelmez savaşlara israf edilen bu ekonomik kaynaklar oldu… Düne kadar en çok ihtiyaç duyup birbirinden ele geçirmeye çalıştıkları ve savaş anında da en çok tükettikleri kaynaklar… Yani “kömür ve çelik” ! Bir araya gelip bu kaynaklar üzerindeki ulusal egemenlik haklarını devrettikleri uluslar arası bir üst örgüt olan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nu kurdular ! Böylece savaşın en önemli gerekçesi ve tüketilen kaynakları… Barışın, ekonomik ve siyasi birliğin aracı haline geldi ! Ortak çıkarlar kazandı.

İşin tadının alınmasından sonraki süreçler malumunuz… Avrupa Ekonomik Topluluğu evresinden başlayarak planlı bir şekilde genişleyen ve bugünkü adını alan Avrupa Birliği ! Yani çıkarların birliği !

BU ÇIKAR ÖGÜTÜNDE TÜRKİYE’YE YER VAR MI ?

AB Parlamentosunda 751 sandalye bulunuyor. Bu sandalyeler üye ülkelere nüfuslarına göre dağıtılıyor. 83 milyon kişilik nüfusuyla en kalabalık ülke olan Almanya’nın 96 sandalyesi var. Onu 67 milyonla izleyen Fransa’nın ise 74. Türkiye 80 milyon nüfusuyla AB’ye girerse, girdiği anda ikinci sırada olacak… Muhtemelen, o motivasyonla da bildiği en iyi işe asılıp ilk seçimlerde açık ara birinci sıraya yükselecek ! Yani direksiyona ezici üstünlükle Türkiye geçecek ! Böyle bir ülkeyi içinize almak çıkarlarınıza uyar mı ?

AB dünyanın ikinci büyük ekonomisi fakat gel gelelim… Aynı zamanda da dünyanın en büyük enerji ithalatçısıdır. Dünyanın toplam enerji arzının yüzde 20’sini tek başına tüketmektedir. Ve enerji ihtiyacının % 55’ini ithal etmektedir. Neden Avrupa Enerji Birliği kuruluyor sanıyorsunuz ? Geçmişte sahip olduğu kaynaklar (kömür, çelik) için bir araya gelen Avrupa, günümüzde en önemli ve sürekli büyüyen ihtiyacı için bir araya geliyor. Avrupa Birliğinden çıkmasına rağmen İngiltere, bu enerji birliğine girmek için tüm şartları zorluyor ! Neyse, kendimize dönelim… Enerji fukarası Türkiye için de durum benzerdir, Türkiye de enerji ihtiyacının neredeyse %60’ını ithal etmektedir. Yani konu başlığı “enerji” olduğunda AB ve Türkiye için şunu rahatlıkla söyleyebiliriz “iki çıplak bir hamama yakışır” ! Bu iki enerji fukarasını bir birliğin altında topladığınızda ortaya… Dışa daha çok bağımlı, daha çok enerjiye ihtiyacı olan ve sorunları daha büyük daha kırılgan bir yapı çıkar ! Her ne kadar Avrupa’yı besleyen Rus enerji hattı bizim üzerimizden geçiyor olsa da… Böyle bir ülkeyi içinize almak çıkarlarınıza uyar mı ?

Ortadoğu belalı bir coğrafyadır… Düşünün bir kere siz AB olsanız, bu coğrafyaya sınır komşusu olmak işinize gelir mi ? Güneyinizde Akdeniz, batınızda okyanus, kuzeyinizde kuzey denizi ve dünyanın en zengin ülkeleriyle çevrili coğrafyanızın en zayıf yönü güney doğunuz yani Türkiye’nin olduğu taraftır. Türkiye’yi birliğe dahil etmeniz demek AB’nin güneydoğu sınırını Ortadoğu’ya yaslamak demektir. Ayrıca bu yetmez gibi bir de İran’la komşu olacaksınız… Yani, Ortadoğu coğrafyasında kendi ellerinizle kurguladığınız mezhepsel yarılmanın, Şii – Sünni kavgasının baş aktörü konumundaki İran ! Haydi bakalım…

Bunu yaptığınız anda, şu an Türkiye’nin boğuştuğu / sizin tarafınızdan boğuşturulduğu, bir dolu sorun direkt olarak AB’nin kendi dış sorunları haline gelip kucağınızda kalır. Diğer yandan, artık sınır ötesi komşunuz olan bu ülkeleri dilediğiniz gibi karıştıramaz, bölüp, savaştırıp, sömürüp, silah satamazsınız. Tüm bunları dilediğiniz gibi yapıp kendinizi de koruyabilmek için size elverişli bir buffer – zone yani tampon bölge lazım… İşte size Türkiye !

Böyle bir Türkiye’yi birliğinize almak için öylesine büyük bir çıkarınız olmalı ki, Ortadoğu’dan emip sömürdüğünüz tüm kazancınızdan vazgeçmeye değmeli… Peki, bakalım Türkiye buna değiyor mu ?

GERÇEKTEN BİZİ KISKANIYOR OLABİLİRLER Mİ ?

Şimdilerde “ha çöktüler ha çöküyorlar, bugün yarın dağılırlar” diye nefesimizi tutup heyecanla beklediğimiz Avrupa Birliğinin Ekonomik büyüklüğü 12 trilyon dolar seviyesinde. Kıskandıklarını düşündüğümüz Türkiye’nin ise 1 trilyondan az, 718 milyar dolar ! Yani… yaklaşık 17 kat fark var. Haydi hepsini bir kenara koydum, bizi kıskandığından kesinlikle emin olduğumuz Almanya’nın ekonomik büyüklüğü 3,3 trilyon dolar, 5 katımız ! Benim Gümüşhanelilerin 5 kişilik sütçü beygirinden oluşma süvari timi kurup “sür de sürelim Reis” düsturuyla fethetmek için yola çıktığı ancak son anda gereksiz bir savaştan kaçınmak için mani olunan kıskanç Hollanda bize en yakını, 750 milyar dolar. Ancak biliyorsunuz birliğin en küçük ülkelerinden olan Hollanda bizden 18 kat küçük ve nüfusu da en fazla beşte birimiz kadar !

Sadece şu sorunun cevabını bulmak yeterli olur sanırım… Bizim Almanya’yı yakalayabilmemiz için kaç yıl lazım ? Almanya’nın ya hiç büyümemesi ya da eksi büyüme göstermesi ve bizim de bu hormonlanmış büyüme rakamlarıyla sürekli devam etmemiz halinde bile… en az 35 yıl !

Başka bir pencere… Biz geçen yıl tüm kainata 142 buçuk milyar dolar mal satmışız yani ihracat yapmışız… Başka bir anlatımla bizim dükkanın 2016 toplam satışları 142 buçuk milyar dolar. Bu cironun 68 buçuk milyarını AB’ye yapmışız… Yani en büyük müşterimiz AB tek başına dükkanın neredeyse yüzde ellisini almış. Veli nimet, baş tacı ! “Haydi kardeş biz oynamıyoruz” dediğinde yüzde ellilik bu miktarı satacak yeni bir pazar bulman imkansız !

“İyi de biz de onlardan mal alıyoruz, çekeriz resti” diyebilir miyiz, bakalım… Geçen yıl bizim dükkana kabaca 198 buçuk milyarlık mal almışız, bunun 77 buçuğu yani % 40’ı AB’den. Rest çekeriz ama restimizi görürlerse mektup yazıp “pardon” demekten başka çaremiz yok gibi görünüyor…

Bir de onların penceresinden bakalım. AB’nin çok kabaca ortalama yıllık ithalatı 2,2 trilyon dolar. Yani bizden aldığı 68 buçuk milyar dolarlık mal, toplam alımının içerisinde % 3 seviyesinde. Bizim 77 buçuk milyarla rest çekeceğimiz AB’nin yıllık ihracatı çok kabaca 2 trilyon dolar. Oranlarsak toplam ihracatlarının en fazla % 4’ü !

Anam babam usulü bir ticari hesapla… Olası bir restleşmede bizim ticari kaybımız ortalama % 40 – 50… AB’nin % 3 – 4 ! Sonuç, vazgeçilmezlik şartları ezici şekilde aleyhimize. Zamanında ileriyi görüp benim Gümüşhaneli cengaverlere iyi ki mani olmuşuz ! Maazallah şu an Bulgar sınırına varmış olabilirlerdi ve belki de artık dur diyemezdik.

Evet, ülkeleri birbirleriyle mukayese etmek için çok fazla parametre var. Hoş hangisinden tutsak elimizde kalır ama ben sadece en net algılanabilir olanlar üzerinden gidiyorum. Sonuçta bizi AB’ye kabul etmelerinin matematiksel olarak zaten mümkün olmadığını, tuhaf eziklikler yaşamadan içimiz rahat bir şekilde anlamamız gerekiyor.

Bakın, AB ile aramızdaki en önemli entegrasyonlardan biri gümrük birliği… Yani ticari emtia üzerindeki gümrük vergilerinin karşılıklı olarak sıfırlanması. Biz onlardan mal alırken gümrük vergisi uygulamayacağız, onlar da bizim mallara uygulamayacaklar. Karşılıklı olarak gümrük vergisi duvarlarını kaldırmamızdan sonra acaba ne kadar kar ettik ? Kar mı dediniz ? Sadece son 10 yılın toplamı 178 milyar dolar zarar ! Yani onlar bize daha fazla mal satıp daha az almış. Sonuç, gümrük birliği de daha çok onların işine yaramış.

Söz veriyorum… Bunların hepsini birleştirdiğinizde ortaya net bir şey çıkacak. Okumayı sevmeyen bir topluma bu kadar uzun yazılmaz biliyorum… Ama emin olun ben de yoruluyorum. Şimdi isterseniz bir mola verin ve gidip bir bardak çay alın ve yine devam edin. Birlikte emek vermemiz gerekiyor.

Geldiyseniz devam ediyorum… Gümrük birliğinin en önemli kısmı neydi biliyor musunuz ? Tarım ürünlerinin bu anlaşma kapsamı dışında olması. Lütfen dikkat, AB uyum yasaları 30 küsur maddeden oluşuyor, toplamı 120 bin sayfa civarında… Sırf “tarım ve balıkçılıkla” ilgili sadece iki maddesi toplamın yarısını, yani yaklaşık 60 bin sayfalık müktesebatı oluşturuyor. AB, başta Fransa ve İspanya olmak üzere çiftçilerine yıllık 100 milyar euro destek veriyor. Bunun büyük kısmını Almanya fonluyor. Bizim, özellikle dışında tutulduğumuz bir dünyada sizce neler oluyor ?

SONUÇ ! TÜRKİYE’Yİ PARÇALARLAMAK AB’NİN İŞİNE GELİR Mİ ?

Türkiye’yi içlerine almayı aslında başından beri hiç düşünmediklerini, çünkü bunun “çıkarlarına uygun” bir hamle olmayacağını sanırım tüm açıklığıyla anladık ! Neden bu tiyatroyu seyrettik peki ? Bakın, gümrük birliği Türkiye için hem ekonomik kıskaca alınmasını sağlayan bir hamle hem de sopanın ucuna takılmış bir havuçtu. 20 yıldır bu havucun peşinden koşuyoruz… Biz bu havucun peşinden koşarken neler mi oldu ?

Türkiye’nin AB kapısında bekletilmesi ancak içeriye bir türlü alınmaması… Hatta şimdilerde olduğu gibi zaman zaman örselenmesi, hakir görülmesi, eleştirilmesi, aşağılanması… Bilinçli bir politikadır. Bu politika, Türkiye içerisinde hem milliyetçi akımların hem de “Hıristiyan Kulübü” düşmanlığını kullanan İslamcı (İslami değil !) akımların güçlenmesine inanılmaz katkı koydu. Bu sırada Avrupa, dinci (dindar değil !) “kara seslerin” ve Türk / Kürt yarılmasının maşalarının kendi ülkelerindeki örgütlenmelerine hep sonsuz destek oldu. Tüm bunlara demokrasi havariliği pozlarıyla “azınlık hakları / inanç özgürlüğü” gibi etkileyici söylemler geliştirdi. Başta AB ve ABD’nin tezgahlarıyla sürekli iç ve dış tehdit altında kalan Türkiye, hem inanılmaz savunma harcamalarına katlanmak zorunda kaldı hem de hukuki alt yapısını evrensel normlara taşıyacak hamleleri gerçekleştiremedi.

Tüm bu gelişmeler Türkiye’deki siyasi akımlara yön verdi ! Türk insanı olanca içgüdüsüyle sağa yaslandı ! Başta Avrupa düşmanlığının yol açtığı bozulmalar zamanla Türkiye’yi AB’ye katılım çizgisinden gitgide uzaklaştırdı. Ve AB’nin her seferinde Türkiye’yi üyeliğe henüz (!) kabul etmemesine hep mazeret oluşturdu. Sopanın ucundaki havuç gittikçe uzaklaştı !

Fıkraya dönelim… AB’nin en büyük kabusu plansız bir göç dalgasının kendisini vurmasıdır ! Aslında bu sadece Avrupa ülkelerinin kabusu değil… Misal ABD de aynı kabusu görüyor, göçmen haklarını kısıtlaması, Meksika sınırına duvar örme girişimleri falan hep bu kabusun sonuçlarıdır. Peki neden ? Cevabı sömürgecilikte yatıyor. Biliyorlar ki eriştikleri refah seviyesi ve zenginliği, aslında yüzyıllardır sömürüp savaştırdıkları için sefalet ve cehaletten acz içine düşmüş coğrafyalardaki milyonlara borçlular ! Bu insanların savaş, yokluk ve sefalet sebebiyle bir gün kapılarına dayanmaları ve “nesillerdir birikmiş haklarını” talep etmeleri en büyük korkularıdır !

Bu kabusa mani olmak için etraflarını berkitip kendilerine güvenli alanlar oluşturuyor, keyfi vize uygulamalarıyla güvenli alanlarını kontrol altında tutuyorlar. Taciz ettikleri ülkelerdeki bozulmuş hukuki yapıdan ve güvensizlik ortamından kaçan sermayeyi kendi güvenli bankalarına çekiyor, parası olana kontrollü gayrı menkul satışı yapıp gelir elde ederek oturma izni veriyor, aklı olup kullanmak isteyeni ise beyin göçüyle üniversitelerine çekiyorlar ! Parçaladıkları Suriye’den gelen göç dalgasını kendi ekonomilerine yük etmek yerine üç otuz kuruş karşılığında ve sopanın ucuna “vizesiz Avrupa” havucu takarak Türkiye’ye taşıtıyorlar. Bu arada AB üyesi Yunanistan’ın ege denizindeki kayalıkları bile büyük telaşla ele geçirmesinin sebebi sizce nedir ? Yunan milliyetçiliği mi ? Komik olmayın, denizden gelecek olası bir göç dalgasının engellenmesine yönelik AB politikasıdır !

Havuç demişken… Bir havuçtan daha kısaca bahsedelim “yabancı sermaye” ! Daha doğrusu çek çek bir türlü tam istediğimiz gibi çekip getiremediğimiz “doğrudan yabancı sermaye” yatırımları ! Yani sermaye piyasasına / borsaya girip, günün karını süpürdükten sonra kafaya göre satıp savıp çekip giden dolaylı yatırım değil de doğrudan üretim yatırımları ! Bize mektepte şu öğretildi… Doğrudan yabancı sermaye yatırımı bir ülkeye ya pazara yaklaşmak, ya da kaynağa yaklaşmak için gelir (ucuz emek ve enerjiyi de kaynak olarak düşünün). Şımarık ve kaprisli olur, güven ortamına çok önem verir ! Peki geldiği ülkeye ne fayda sağlar ? En temel faydaları, istihdam ve ödeyeceği vergi ! Genellikle gelişmiş robotik sistemler ve ileri teknoloji kullandıkları için çok emek yoğun değildirler ama istihdam kısmını eh hadi kabul edelim. Peki vergi ? Hiç “transfer fiyatlaması” diye bir kavram duydunuz mu ? Kısaca anlatayım nasıl soyulduğumuzu anlayalım. Bu yabancı sermaye, gittiği ülkede yaptığı üretim için gerekli olan ana unsurları kendisine ait (muhtemelen kendi ülkesindeki) tesislerden getirir. Diyelim ki araba üretiyorsa, motor burada üretilmez mutlaka dışarıdan (!) gelir. Ve kendi kendine o motora öyle bir fiyat koyar ki, neredeyse üretimi bitmiş arabadan elde edeceği tüm karı motor üzerinden kendi ülkesine aktarır. Yani karı sağ cebinden sol cebine koyar. Bizim burada ödeyeceği kurumlar vergisi kar üzerinden alındığı ama bu yolla neredeyse hiç kar çıkmadığı için vergi de buhar olur. İşte size yabancı sermaye !

Gördüğünüz gibi Türkiye’nin bu şekilde varlığını sürdürmesi AB için çok büyük faydadır. Kitlesel ana hatları birbirinden laik / dinci, Türk / Kürt ve Sünni / Alevi şeklinde ayrılmış, insan hakları ve özgürlükler konusunda sürekli zaaflar üreten, olanca gücüyle sağ politikalara yaslanmış, ekonomik olarak kırılgan ve kendisine bağımlı bir Türkiye’nin varlığını sürdürmesinden başka ne istenebilir !

Türkiye ile sürtüşme, hem AB egemen siyaseti hem de Türkiye egemen siyasetini karşılıklı beslemektedir. Birbirlerine atarlanan iki taraf siyasetçileri zaman zaman perde atlattıkları karşılıklı söylemlerle aslında birbirlerinin konumunu ve oy oranlarını güçlendirmektedir. Yani Türkiye’nin AB ile AB’nin Türkiye ile girdiği her polemik sadece bir kayıkçı kavgasıdır. Ve her iki taraftaki sağ iktidarların ekmeğine yağ sürmektedir. (Bu yazının en azından sadece bu paragrafını CHP’nin okumasını ve idrak etmesini isterim. Çünkü korkarım iktidarın AB konusundaki bu politikasını “bakın AB de bunlardan artık ümidi kesti, kesin gidiyorlar” şeklinde okuyorlardır)

Sonuç ! Türkiye’nin bir felakete sürüklenip parçalanması AB için büyük bir kabusun hatta gerçek çöküşün başlangıcıdır.

Birincisi ekonomik bakımdan bir yağlı pazar kaybıdır. İkincisi, bu parçalanmadan ortaya çıkacak göç dalgasının AB’yi vurması ekonomik bir tsunami felaketidir… AB ekonomisi büyük çöküş yaşar. Üçüncüsü ise AB’nin bağımlı olduğu ve Rusya’dan gelip Türkiye üzerinden geçen enerji koridorunun arz güvenliğinin ortadan kalkmasıdır. Yani AB enerji tedarik sisteminin çöküşüdür.

Rahat olabiliriz… AB bizim hasta olmamızı ister ama ölmemize asla razı olmaz ! Eee ne de olsa “hasta, yatağında sevilir” !

Ha, bir de çözüm önerin nedir diyeceksiniz. Haklısınız. Biz nasıl canlı bir kabusla yaşıyorsak bence aynısını, aynı canlılıkta AB de yaşamalı ! Onların kabusunu canlı tutabilmek için koyalım elimizdeki Suriyelilerden 200 – 300 binini trenlere, gemilere, uçaklara yollayalım Avrupa’ya ! Bu işaret fişeği bile çok şeyi değiştirecektir emin olun !

Bir sonraki yazıya İngiltere penceresinden bakmaya çalışacağız… Eeeeyyy İngiltere, bekle bizi geliyoruz !

ERDEN ÜÇÜNCÜOĞLU

 

“EEEYYYY AVRUPA” için bir yorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir